Futbol, tüm dünyada olduğu kadar ülkemizde de en çok sevilen spor. Ancak son yıllarda Türk futbolu adına söylenecek olumlu şeyler bulmakta zorlanıyoruz. 

Ülkemizde futbol yorumlayan elit ve entelektüel birkaç yorumcu tarafından ilk dillendirildikten sonra, geri kalanların ağzına pelesenk olan klişe cümle aslında doğru: “Türk futbolunun marka değeri çok düştü!”

Pazarlama ve marka konularına yıllarını vermiş bir profesyonel olarak her ne kadar cümlenin doğruluğunu kabul etsem de, bu ifadeyi her fırsatta hoyratça kullananlara aslında şunları sormayı çok isterdim: 

“Üstadım iyi güzel diyorsun da marka değeri derken tam olarak neyi kastediyorsun? Dahası sence marka ne demek?” 

“Nasıl marka olunur?”

“Futbol kulüpleri bir marka mıdır? Ya da TFF için marka diyebilir miyiz?”

“Fatih Terim bir marka mıdır mesela? Peki Arda Turan?”

Ama bu yazının konusu başka bir klişe: 

“X futbolcu Y takımının oyuncusu değil!”

Futbol yorumcularının, son yıllarda özellikle üç büyük kulübümüzün kardosundaki bazı oyuncular için kullandıkları kalıp cümle bu.

“Frey Fenerbahçe’nin oyunucusu değil.”

“Necip Beşiktaş’ın futbolcusu değil.”

“Eren Galatasaray’ın golcüsü değil.”

Konuya uzak okuyucular için belirtelim ki; elbette adı geçen bu oyuncular bu kulüplerin sözleşmeli futbolcuları. Yani gerçek meslekleri futbolculuk ve yasal olarak anlaşmalı olduğu kulüpler de adı geçen kulüpler.

Burada kastedilen anlam; bu futbolcuların bu kulüplerde oynayacak kaliteye ve yeteneğe sahip olmadıkları. 

Yani onlara göre bu futbolcular kalitesiz, dandik, üfürükten, tırt.

Bazı medya kanallarındaki yorumcular, milyonlarca izleyicinin karşısında bu türden sözcükler kullanacak kadar hadlerini aşıyorlar zaman zaman.

Her şeyden önce bu tür pervasız ifadelerin ahlak, özsaygı, empati, objektivite, sağduyu, anlayış ve bilgi yoksunluğundan kaynaklandığını düşünüyorum. 

Elbette, iyi futbol iyi futbolcuyla oynanır. Zira bu bir insan kaynağı meselesidir ve her meslek için geçerli. İster bir futbol takımı olsun, ister bir şirket olsun insanlardan müteşekkil her topluluğun başarısında her bir bireyin tek tek kalitesi önemli bir faktör. 

Dünyanın en büyük markalarından biri olan Google’ın kurucularının, şirketi başarıya ulaştıran çalışma felesefelerini madde madde sıraladığı “Google Nasıl Çalışır?” adlı kitabın ilk maddesinde, bir yöneticinin en önemli görevinin doğru insanı işe almak olduğu belirtiliyor. Buradaki “doğru” kavramının altını dolduran en hayati kavram da hiç şüphesiz “kalite”. 

Diğer taraftan bu bir sonuç değil mi? Yani bu futbolcuların, bu kulüplerin mevcut kadrolarında ve sahada yer alması kulüpleri yönetenlerin tercihi. Eğer bu takımlar için yeterince kaliteye sahip değillerse öncelikle bu kararı veren kulüp yöneticilerinin kalitesizliğinden söz edilmesi gerekmez mi? Öyle ya, hiç kimse bu oyuncuları transfer etmeleri ve oynatmaları için yöneticilerin kafalarına silah dayamış olmasa gerek. 

Ana gelir ve gider kalemi futbol olan spor kulüplerimizin finansal açıdan durumları ortada. Neredeyse hepsi kepenk kapatacaklar. Her biri Avrupa çapındaki turnuvalarda oynamaya devam edebilmek için UEFA ile yaptıkları özel finans anlaşmaları yapmış durumda. En ufak bir uyumsuzlukta alabilecekleri men cezalarının korkusuyla transfer yapamıyorlar. 

Hemen her kulübümüzün aynı dönemde aynı gerekçelerle benzer kötü durumla karşılaşmasına ne demeli? Tabiri caizse yönetsel başarısızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Biri biraz daha iyi yönetilmiş olsa en yakın rakibine az 4-5 senelik uzak ara fark atacak.

Hal böyleyken neden kimse “Şu adam bu kulübün yöneticisi değil” demiyor, diyemiyor? Bu en kibar ifadeyle haksızlık değil mi?

Futbolcu dediğimiz insanlar genellikle 20 ila 30 yaş arasında, hayatlarının baharındaki genç insanlar. Yetenek ve potansiyelleri ne olursa olsun pek çok konuda hata yapma ihtimalleri çok yüksek ve hala kendilerini geliştirebilecek imkanlarının olduğu yaştalar. 

Bu takımın oyuncusu değil denilen futbolcunun, iyi bir antrenörle, doğru motivasyonel yönlendirmeyle ve yüksek çalışma temposuyla 1-2 yıl sonra üst düzey performans gösterme ihtimali çok yüksek. Zira örnekleri var. 

Oysa kulüp yönetimleri, en az 40 yaş ve üzeri, her biri kendi işlerinde başarılı ve terübeli iş adamlarından oluşuyor. Bu insanların yönettiği kulüplerin de başarıdan başarıya koştuğunu, şampiyonluk kupaları içinde yüzdüğünü söyleyemeyiz. O zaman tek suç futbolcuların mı?

Son olarak pek çoğu eski futbolcu ve hakemlerden oluşan medya kanallarındaki futbol yorumcularına (elit ve ehil olan birkaç kişiyi tenzih ediyorum) bir tavsiyem var. Zihinlerinden ne zaman “şu futbolcu bu takımın oyunucusu değil” kalıbında bir cümle kurmak geçerse bir an dursunlar ve o futbolcu kardeşimin isminin yerine kendi isimlerini, kulüp isminin yerine de kanallarının/gazetelerinin ismini koysunlar.

Biz buna iletişimde “empati” diyoruz.